marmaris yeni sayfa
29-09-2020
Gülay KARAOĞLU

Gülay KARAOĞLU

AYNAM/KÖRBEN (İbrahim BALABAN’ın Yeşili)

( Vicdan’ın, İbrahim Balaban’ın ölümünün ardından varoluşu arayışı )

J.P.Sartre’nin “Varoluş Felsefesi” ‘ne göre insan, kendi varlığını yaratır; o kendisinin taslağıdır.

Varoluşçulukta nesnel gerçeğin “yaşanmasını” sağlayan itici güç ise korkudur. İnsan korku sayesinde evrendeki sonlu yerini görüyor, yani korku aracılığıyla insan, kendi korunamazlığını, evrenin içine fırlatılmışlığını, yapayalnızlığını ve baştan beri elinden kaçamayacağı ölüm tarafından belirlenen varlığının parçalanmışlığını yaşıyordu.

Hikayemin kahramanı Vicdan ile yaptığımız görüşmelerde kendimi hep J.P.Sartre’nin vaka çalışmalarından birinde buluyordum.

Hayretler içindeydim. Toplum kuralları dışında, özgür bir kadın. Toplumun kurallarını sorgulamazken kendi kurallarını yine de toplumun değer yargılarına göre koyuyor ve özgürlüğünü kısıtlıyordu.

Bu onun için bir Kör Benlikti...

Vicdan, varoluşunun sonunda, yaşama ve düşünme etkinlikleri arasında Lior’un ölümüyle korkuya ulaşıyordu.  Lior’un bu hayattan ayrılmasıyla eli kolu bağlı, çaresiz kalıyordu.

Ölüm tarafından, başkasının ölümüyle, sevdiği adamın ölümüyle varlığının en parçalayıcı günlerini yaşadı, battı, battı…

Ve ne yapabileceğini, kime sığınacağını bilemedi. Birine sığınması da gerekmiyordu...

Lakin Vicdan, ölümün ona çizeceği yolun sonunda belki de böyle ortada kalmak, evinden atılmak, geçmiş hatıralarının, varlığının, varoluş nedeni yaşamsal nesnelerin, ona geçmişi, Lior’u hatırlatacak dünyevi etkinliklerin, varlıkların dışında bırakılmasını beklemiyordu.

O ölümle varoluş arasında Lior’dan ona kalan hatıralarıyla yaşamak, bir resim gerçekliğinde kendine yazılmış bir şiirde, bir eserde onun kokusunu, onun varlığını hissetmek istiyordu.

Hayalleri, yaşanmışlıkları hep kalbindeydi, acılarının, hatıralarının arasındaydı.

Beraberliklerinde hep Vicdan gizemli kadın olmuş, geride kalmış, öne çıkmamıştı. Neden?..

Gülen yüzler ve gözler, iki bakış, “Kapıyı kapa!” deyişi onu mutlu etmişti.

Varlığı, Lior’un yetmişti.

Ya şimdi, beraber oturdukları evden uzakta, nereye gideceğini, ne yapacağını bilemeden çaresiz gibiydi...

Lior’da isteyerek tutsak, esir kalmıştı. Onsuz bir yaşama hazır değildi.

Evet, o Lior’un aynasında kendi isteğiyle saklanmış, onunla var olmuştu. Ya şimdi...

Onun varlığında onu var eden Lior mıydı?

Lior yok diye o da yoklukta kaybolacak mıydı? Bir “hiç” mi olacaktı?

Lior’un varlıktan yokluğa geçmesiyle onun aynasının sırrı arkasından saklanmaktan çıkıp gün yüzünde varoluşa bayrak açabilecek miydi?

Bu güzel huylu, melek insan...

İki yolu vardı, ya yok olacak ya da yaşama yeni bir güçle sarılıp onu sıkan bu cenderenin içinden daha sağlıklı yeniden doğacaktı.

Cam kırıkları ayaklarını, ellerini, kalbini parçalasa da o akrep kadınıydı...

Yıkıldığı yerden bile yeniden yeni güzelliklerde doğmalıydı...

Otuz dört yıl sonra bile olsa, içindeki akrep kadını, Kör Ben'inden sıyrılıp yeni bir hedefte, yeni bir Vicdan olarak doğmalıydı.  

Yaşam sadece sevdiklerimizle değil, güçsüzlükler içinde bile sevmediklerimizle de sağlıklı bir biçimde sürdürülebilirdi.

Yeter ki dünyanın ve ilahi aşkın yaşamsal güzelliklerine ulaşalım.

Engellerden bizi yıkmaya çalışanlardan, sessiz, hastalıklı, deli kadın imajımızdan gücümüzle ve kimliğimizle gür bir ses olarak yeniden doğalım.

Varlığını başkalarının çalışmalarıyla sürdüren insanlardan uzak kalarak; bize acı verip arkamızdan konuşanlardan uzak kalarak; bizi kıran kimseleri “HİÇ KİMSE“ diyerek yeni bir hayata “Merhaba İSTANBUL,” dünya güzelliğine diyebilmek ne mutlu...

Bu makale 1137 defa okunmuştur.
MAKALE YORUMLARI